Osmanlı Donanmasında Nasuhzade Ali Paşa'nın Yeri ve Önemi

Yazar Zekeriya Kurşun, Nasuhzâde Ali Paşa ve Rum İsyanı kitabı hakkında merak edilenleri cevapladı.

1-) Osmanlı bahriye teşkilatının en yüksek mevkisi olan Kaptan-ı Derya rütbesinin sahibi olan ve 1822 yılında şehit edilen Nasuhzâde Ali Paşa, denizcilik tarihimiz için önemli biri olmasına rağmen günümüzde yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir isim. Çocukluğunu ve gençliğini denizlerde geçiren bu denizcinin hikâyesinin neredeyse iki asır sonra gün yüzüne çıkmasının nedeni nedir? 

Esasında bu çalışmanın başlama tarihi yıllar öncesine dayanır. Ancak bu yıl yayımlanmasının özel bir nedeni vardır. Bildiğiniz gibi Türk kaynaklarında Rum İsyanı, Yunan kaynaklarında ise Yunan Bağımsızlık Savaşı diye anlatılan sürecin 200. yıl dönümündeyiz. Adalar’da Rum isyanının başladığında olayların içinde olan Nasuhzâde Ali Paşa’nın bu sürecin 200. yılında anılmasını hak ettiğini düşünmekteyim. Bu yüzden kitabın Ali Paşa’nın ölümünün 200. yılında yani 2022’de değil, bu yıl yayımlanmasını daha uygun buldum. Bu yıl yayımlamakla, aynı zamanda 200. yıl münasebetiyle Yunanistan’da da başlatılan akademik ve popüler yayın ve faaliyetlerin Türkiye cephesinden ve özellikle dönemin kaynakları üzerinden bir bakışın sağlanması amaçlanmıştır.

2-) Dönemin siyasi iklimine ayna tutan kitapta, modern Türk-Yunan tarihinin psikolojik zeminini oluşturan iki büyük felaketi arşiv belgelerine ve dönemin kaynaklarına dayandırarak anlatıyorsunuz. Binlerce kişinin hayatını kaybettiği Tripoliçe Katliamı ve Sakız Vakası tarihin seyrinde nasıl bir değişime yol açtı? 

Asırlarca birlikte yaşamış olan Türkler ve Rumlar yol ayrımına geldiklerinde maalesef iki büyük felaketin de ortakları olmuşlardır. Bu iki hadise de aslında gelecekteki ilişkilerinin konuşulmayan arka planının oluşturmuştur. Tripoliçe felaketi, Yunan ve batılı kaynakların da söylediği gibi aslında “katliamı” Mora’da yaşayan Türkleri ortadan kaldırdığı gibi; daha sonra iki bağımsız devletin yani Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan’ın bölgesel stratejik hedeflerinin belirlenmesinde de tarihi bir referans olmuştur. 1821 sonbaharından yaşanan Tripoliçe katliamı adalardan kaçarak Mora vilayet merkezi olan Tripoliçe’ye sığınan ve orada yaşayan yerli Türkler dahil yaklaşık 40 bin Müslüman Türkler ve Arnavudlar ile az da olsa Yahudi’nin hayatına mal olmuştur. Devletlerin gözü önünde, hatta bazılarının teşviği ile 19. yüzyılın en büyük felaketini oluşturmuştur. 1822 yılında Sakız’da yaşananlar doğrudan bunun bir karşılığı değildir. Ancak Tripoliçe’den Osmanlı idaresinin silinmesi, adalarda Müslüman nüfusun yok edilmesi Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki varlığını tamamen bitirme eşiğine getirmişti. Bu amaçla üzerinden bir yıl geçmeden Osmanlı Devleti yeniden Mora’ya hakim olmak ve düzeni sağlamak maksadıyla Ali Paşa’nın kumandasında bir donamayı yola çıkarmıştır. Sakız vakası bir yol kazasıdır denilebilir. Ancak bu sonuç da kısıtlı imkânlar ile de olsa Osmanlı’nın Akdeniz’de yeniden etkin olan motivasyonunu sağlamıştır. Nitekim bu olaylardan sonra Mora ve Sakız’a düzenlenen müteaddit seferler ile İzmir’in adeta en önemli savunma hattı olan Sakız Balkan Savaşları’na kadar fiiilen imparatorluğun sonuna kadar da hukuken elde tutulabilmiştir.

3-) Devrin sultanı II. Mahmud, imparatorluğun birlik ve bütünlüğünü koruduğunu düşünürken gitgide yalnızlaşıyor. Buna yol açan sebepler neydi? 

Her şeyden önce Sultan II. Mahmud bütün gençliğine ve enerjisine rağmen yaşlı bir imparatorluğun sultanıdır. Sorunlu bir saltanat devralmıştır. III. Selim devrinde başlatılan ıslahat dikiş tutturamamıştır. Bu yüzden bir taraftan iç işlerinde reformlara odaklanırken, diğer taraftan Fransızlar’ın Akdeniz’de İngilizler ile giriştikleri rekabet ve Ruslar ile süren savaşları takip etmek zorunda kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin yanı başındaki Avrupa 1815 yılından itibaren yeniden yapılanmaya başlamış, aralarında paylaşım kavgalarını nispeten azaltıp hep birlikte gözlerini hinterlanlarındaki Osmanlı Devleti’ne çevirmişlerdi. II. Mahmud’un bu büyüklükteki çıkar çatışmaları arasında yalnız kalması normaldir. Diğer taraftan sık sık kendisinin de şikâyet ettiği gibi bürokrasi ve çalışmak zorunda olduğu devlet adamlarının donanımları da bu büyüklükteki sorunlar ile baş edecek seviyede değildi. İçlerinde yetişmiş devlet adamları olsa bile Modern Dünya’nın kuruluşu aşamasında oldukça klasik kalmışlardı.

4-) Sakız Adası’nı Rum İsyanı’ndan kurtaran Nasuhzâde Ali Paşa, aynı zamanda profesyonel dağcı, yazar ve fotoğrafçı olan A. Nasuh Mahruki’nin 5. kuşak büyükbabasıydı. Mahruki Ailesi’nin, Nasuhzâde Ali Paşa’nın ilk biyografisi olma özelliğini taşıyan kitabınızla ilgili size geri dönüşleri nasıl oldu? 

Aslında bu çalışmaya başladığımda ailenin arşivinden de istifade etmek istedim. Oldukça nazik davranıp bana arşivlerini açtılar. Bu vesile ile Sayın Cem Mahruki’ye teşekkür ederim. Ancak ellerindeki arşiv daha ziyade geç dönemi ilgilendirdiğinden pek istifade edemedim. “Yanmış” anlamına gelen “Mahruki” ailesinin adı, Nasuhzâde Ali Paşa’nın Sakız hadisesindeki elim kazada yanan bir direğin üzerine düşerek vücudunun kısmen yanmış olmasından gelmektedir. Bu yüzden Ali Paşa’nın biyografisi tabii olarak soyundan gelen hem “Mahruki” ve hem de “Yaniker” ailelerinin de dolaylı tarihini oluşturmaktadır. Elbette Ali Paşa sonrası ile kısmen bir bölüm yazdım ise de yeni araştırmalara muhtaçtır. Ali Paşa’nın torunlarından olan ünlü dağcımız A. Nasuh Mahruki kitabın yayımlanması konusunda en az benim kadar heyecan duymuş, hatta sosyal medya hesaplarında da bu heyecanını paylaşmıştır. Bu vesile ile kendisine de teşekkür ediyorum.

  • 28.12.2021

İLE İLGİLİ MAKALELER

E-Posta Adresiniz

Yeni çıkan kitaplar, kampanyalar ve tüm yeniliklerden haberdar edelim.