Okunmayı Talep Eden Kitaplar Listesine Doğru

Yeni bir yayınevi her şeyden önce boş bir kağıttan ibarettir. 

Notlar aldık, taslaklar yapıldı, uyamadık. Hiç beklenmedik olanlar öne çıktı, aklımızda olmayanlar, rüyasını görmediğimiz kitaplarla karşılaştık. 2018 Haziranından beri elimizin altından geçen dosyaların, düşüncelerin, projelerin bizi aşıp kendi hayatını vücutlandığı sürecin öncesinde Agamben’den çevirdiğim bu metni okurlarımızla paylaşmak istedim. Agamben’in yayıncılara yaptığı bu konuşma okumaya dair dünyevi bir mistisizm salık veriyor. Yazının yazı-olmayanla, okunanın okunamazla bakışımlılığını ele alıyor. Yayıncılara da ufak bir hatırlatma yapıyor: “Çok satanların değil, okunmayı talep eden kitapların peşinde koşun!” VakıfBank Kültür Yayınları’ndaki işimizi, bu ‘kültür’ yayıncılığı teşebbüsünü tam da bu doğrultuda düşlüyorum. Başladığımız boş sayfalar, tekrar tekrar yapılan listeler, üstü-altı, sağı-solu çizilen kitaplar hep bu listenin parçası. Hiçbir resmi evrakın ismi olamayacak, hiçbir yayın kuruluna sunulamayacak, bütçelendirilemez, tamamlanamaz bu listenin varoluşu okurların, yayınevlerinin ve boş kâğıtların arzu üçgenindeki sükutta ve sayfaların hışırtısında kendini duyurur. S.K.

Okumanın Güçlüğü Üzerine[1]

Giorgio Agamben

Bugün okumak ve yol açtığı riskler üzerine değil de temel teşkil eden bir riskten, yani okumanın güçlüğü veya imkânsızlığından konuşmak istiyorum. Okumak üzerine değil de okunamazlık üzerine konuşmaya çalışacağım.

Her birimizin okumak isteyip de okuyamadığı anlar olmuştur, inatla kitabın sayfalarını çeviririz, ama kitabı elimizden düşürüverir.

Keşişlerin yaşamına dair risalelerde bu tam da keşişin yenik düştüğü risktir: miskinlik [accedie], öğlen şeytanı, homines religiosi’yi [ruhban] tehdit eden en korkunç ayartma, kendisini özellikle okumanın imkânsızlığı olarak gösterir. Aziz Nilus’un tasviriyle:

Miskin keşiş okumaya çalıştığında heyecanı sona erer ve az sonra uyku bastırır; ellerini yüzüne sürer, parmaklarını germe hareketleri yapar, birkaç satır daha okur, okuduğu kelimelerin soununu geveler. Bu sırada kafasında lüzumsuz hesaplamalar yapar, okuması gereken kitap sayfalarını, defter varaklarını sayar, baktığı harflerden ve sevimli minyatürlerden nefret eder, ta ki kitabı kapatıp kafası için yastık yapana dek. Kısa ve derin bir uykuya dalar.[2]

Burada ruhun sıhhati kitabın (ortaçağda bu, aynı zamanda, dünya kitabıdır da) okunabilirliğiyle örtüşür, günah ise okumanın imkansızlığı, dünyanın okunamaz hale gelişidir.

Bu minvalde Simone Weil dünyanın okunması ve okumayıştan [non lettura], her türlü yoruma ve yorumbilime direnen bir kesafetten bahseder.[3] Sizlerden okumayış ve kesafet anlarınıza, dünya kitabının elinizden düşüverdiği anlara dikkat vermenizi öneriyorum; çünkü okumanın imkânsızlığı sizi okumak kadar ilgilendiriyor ve muhtemelen, okumakla eşit surette ya da okumaktan daha da çok öğretici.

Bundan başka, okumanın daha da radikal bir imkansızlığı vardır ki kısa bir zaman öncesine dek bu tamamen alelade bir durumdu. Ümmilerden bahsediyorum. Çarçabuk unuttuğumuz bu insanlar, en azından İtalya’da, bir yüzyıl öncesine dek nüfusun ekseriyetini teşkil ediyordu. Yirminci yüzyılın büyük Perulu şairlerinden biri bir şiirinde por el analfabeto a quien escribo, “kendileri için yazdığım ümmilere”.[4] Buradaki ‘için’in mânasını anlamak mühim: ‘böylece ümmiler de beni okuyabilsin’ diye değil de, tanımı gereği hiçbir zaman okumayacakları için, ‘onun yerine’ olarak anlamalı. Primo Levi’nin Auschwitz argosunda Müslüman [der Muselmann][5] diye çağırılanlar için, yani kampa girdikten kısa bir süre sonra tüm bilinç ve duyarlığını yitirdiğinden kendisi şahit olamamış ve olamayacaklar için şahitlik yaptığını söylemesi gibi.

Okuyamayacak gözler için yazılmış ve de bir anlamda nasıl yazılacağını bilmeyen ellerce kaleme alınmış bir kitabın hususi durumuna dair düşünmenizi istiyorum. Ümmiler, veya Müslümanlar, için yazan yazar ya da şair okunamayacak olanı yazmaya çalışır, okunamazı kâğıda dökerler. Fakat tam da bu onların yazılarını, sadece okuyabilenler için yazılanlardan daha ilginç kılar.

Bir başka okumayış vakası hakkında daha konuşmak istiyorum. Benjamin’in deyişiyle, henüz okunabilirlik zamanını idrak edememiş, okunmayı bekleyen, kitaplardan bahsediyorum. Okunmaya değer ama okunmamış ya da çok az okuyucusu olmuş kitaplar biliyorum –sanırım hepiniz bu türden kitaplar biliyorsunuzdur. Peki, bu kitapların statüsü nedir? Eğer bu kitaplar gerçekten iyilerse, bir bekleyişten ziyade talepten bahsedelim. Bu kitaplar beklemiyor, ama okunmayı talep ediyorlar, hiçbir zaman okunmamış veya okunmayacak olsalar da. Talep ilginç bir kavram, olgular sahasına değil de, mahiyetini belirlemenin size kaldığı, daha üstün ve belirleyici bir alana isnat eder.

Yayıncılara ve kitapla iştigal edenlere de bir tavsiyede bulunmak istiyorum: Kepaze –evet, kepaze- çok satanlar sıralamasına bakmayı kesin ve bunun yerine kafanızda okunmayı talep eden kitaplar listesi yapmaya çalışın. Kitapların karşı karşıya kaldığı –hep tekrarlanan- buhranı aşmak ancak böylesi bir zihinsel tasnif üzerine inşa olunmuş bir yayıncılık sanayiiyle mümkün.

Bir şair vakt-i zamanında poetikasını şu formülle özetlemişti: “Hiç yazılmamış olanı okumak.”[6] Gördüğünüz üzere, bu kendisini okuyamayacak ümmi için yazan şairinkiyle simetri arz eden bir tecrübedir: okumadan azade bir yazı burada yazmaktan azade bir okumaya tekabül eder, zamanın da tersyüz olduğunu belirtmek şartıyla: ilk vakada, hiçbir okumanın takip etmediği bir yazı; ikinci vakada, hiçbir yazının öncelemediği bir okuma.

Belki de bu formülasyonlarda mevzu-u bahis olan şey benzerdir: birbirine sıkı sıkıya bağlı okuma ve yazma faaliyetlerine dair ekseriya sahip olduğumuz temsili sorgulayan bir yazma ve okuma tecrübesi. Bu iki faaliyet, kendilerini önceleyen ve yanı başlarından hiç ayrılmayan, okunamaz ve yazılması imkânsız bir şeye hem karşı çıkar hem de isnat eder.

Tahmin etmişsinizdir; sözellikten bahsediyorum. Edebiyatımız sözellikle yakın bir ilişkiden doğmuştur. Dante yerel dille yazmaya karar verdiğinde tam da hiç okunmamış olanı yazmak ve hiç yazılmamış olanı okumakta (yani yalnızca sözel boyutta var olmuş o ümmi ‘anne dili’nde [parlar materno]) başka ne yapıyordu ki? Anadilini yazıya dökme teşebbüsü, bildiğiniz gibi, Dante’yi sadece sözün suretini çıkarmaya değil, aynı zamanda hiçbir yerde var olmayan ve kokusu, ortaçağın yaratık ansiklopedilerinin, “her yerde olup, hiçbir yerde görülemeyen” panteri[7] nispetindeki o şiir dilini, o şanlı yerel dili icada mecbur etti.[8]

Zannımca İtalyan şiirinin yirminci yüzyıldaki muazzam serpilişini, eğer onda okunamaz sözelliğin —Dante ‘zihinde tek ve bir başına en evvel gelendir’ der— bir tür yankısını duymuyorsak; lehçelerde şiirin buna refakat eden eş ölçüdeki bir fevkâlâdelikteki serpilişini görmüyorsak tam olarak anlayamayız. Belki de yirminci yüzyıl İtalyan edebiyatı ümmiliğin aymaz bir hatırası, neredeyse çılgınca bir yad edilişi tarafından tamamen katedilmiştir. Ellerinde bir sayfasında yazılı –ya da, doğrusu, çeviriyazılmış- lehçe, diğerinde ise İtalyanca tercümenin olduğu kitaplardan birini tutmuş olanlar, gözleriyle sayfaları kıpır kıpır arşınlarken, kendilerine sormadan edemezler: ya şiirin gerçek yeri, bir şans eseri, ne bu sayfada ne de öteki sayfa da değil de, iki sayfanın arasındaki boşluksa?

Okumanın güçlüğü üzerine bu kısa mülahazalarımı sizlere şu soruyu yönelterek bitirmek istiyorum: Şiir dediğimiz, aslında yazılı dili –neşet ettiği ve doğrultusunda seyahat ettiği okunamaza geri vermek için- aralıksız bir surette mesken tutan, işleyen ve temelini oluşturan şey değil midir?

[1] ‘Sulla difficoltà di leggere’ Agamben'in 8 Aralık 2012’de Roma'daki Più libri più liberi: Fiera della piccola e media editoria'da (Daha Fazla Kitap, Daha Fazla Özgürlük: Küçük ve Orta Ölçekli Yayıncılar Fuarı) Alfonso Berardinelli’nin kitabı “Leggere è un rischio”nun (‘Okumak bir risktir’, Nottetempo, 2012) yayınlanması vesilesiyle aynı adla düzenlenen yuvarlak masa toplantısındaki konuşmasıdır. Agamben’in 2014’te çıkan denemeler kitabı Il fuoco e il racconto’dan (Ateş ve Anlatı) önce Nuovi Argomenti’de (3/2013: 185-8) yayınlanmıştır. Venedik Üniversitesi’nde uzun yıllardır ders veren ve ekseriyetle entelijensiya, iktidar ve postmodernizm üzerine yazan Berardinelli (1943-) İtalya’nın en çok okunan eleştirmenlerinden. Hans Magnus Enzensberger kendisi için “Alfonso Berardinelli gibi insanlar da olmasa İtalya umutsuz bir vaka olurdu” demiştir. Tercüme Il fuoco e il racconto’nun İngilizce tercümesinden (The Fire and the Tale, çev. Lorenzo Chiesa, Stanford UP, 2017: 77-82) yapıldıktan sonra aslıyla karşılaştırıldı. Metindeki dipnotların tamamı çevirmene aittir. Bu çeviri ilk Duvar dergisinin 31. sayısında (Mayıs-Haziran, 2017) yayımlandı.

[2] Agamben burada beşinci yüzyıl ilahiyatçılarından Sinalı Aziz Nilus’un 'Kötülüğün Sekiz Ruhu Üzerine Risale'sine atıf yapmaktadır. Bkz. ‘Tractatus de Octo Spiritibus Malitiae’, Patrologia Graeca LXXIX, 1865: 1145-64, ilgili kısım sf. 1158-9.

[3] Simone Weil ‘okumayış’ üzerine defterlerinde, farklı yerlerde notlar almıştır, bkz. The Notebooks of Simone Weil, Routledge, 2013: 134, 397.

[4] Bu mısra Cesar Vallejo’nun 1936’da başlayan İspanyol İç Savaşı sırasında 1937’nin son aylarında yazdığı ve ölümünden (15 Nisan 1938) sonra 1939’da basılan kitabı España, aparta de mí este cáliz’in (İspanya, Al bu kadehi benden) ilk şiiri ‘Himno A Los Voluntarios De La República’da (Cumhuriyetin Gönüllülerine İlahi) geçer. Vallejo'nun bu kitabını Ayşe Nihal Akbulut Çıkın Sokaklara Dünyanın Çocukları (Sözcükler, 2014) başlığıyla tercüme etmiştir. Vallejo’nun bu mısrasını, Agamben’in yakın dostu, Elsa Morante Ve Tarih Devam Ediyor (çev. Nihal Önol, Can Yayınları, 2009 [1974]) romanına epigraf yapmıştır.

[5] Muselmann lakabının tam olarak kökeni bilinmemekle beraber, II. Dünya Savaşı esnasında kamplarda bilinçlerini tamamen yitirerek yarı ölü bir şekilde kalakalmış, farkındalığını tamamen yitirmiş Yahudileri, muhtemelen secde hareketiden ilhamla, tasvir eder. Agamben Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat’ta (çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, 2001) bu figürü açıklamaya çalışır.

[6] Bu söz ‘was nie geschrieben wurde, lesen’ Hugo von Hofmannsthal’in 1893 tarihli tek perdelik oyunu Der Tor und der Tod’un (Ahmak ve Ölüm –Leipzig: Insel Verlag, 1906, sf. 44) sonunda yer alır. Ölüm kafa sallayarak insanlık için şöyle söyler:

 

Ne kadar muhteşem bu varlıklar,                    Wie wundervoll sind diese Wesen

Yorumlanamaz olanı yorumlayanlar              die, was nicht deutbar, dennoch deuten,

Yazılmamış olanı okuyanlar                           Was nie geschrieben wurde, lesen,

Darmadumanı zaptedip düzene koyanlar,      Verworrenes beherrschend binden

Ve ebedi karanlıkta yolunu bulanlar               Und Wege noch im Ewig-Dunkeln finden

Walter Benjamin 1933’te yazdığı Mimetik Fakülte Üzerine (Über das mimetische vermögen) makalesinde bu sözü alıntılayarak, bu okumayı tüm dillerden ve yıldızlardan önce gelen en kadim okuma olarak şerh eder. Dilin varlığı, mimetik fakültenin imkânı ‘yazılmamışı okumak’tan geçer ve temellenir. Yazı çeşitleri, bu anlamda, sonradan oluşmuş yeni türden ‘okuma’ mecralarıdır. Bkz. Reflections: Essays, aphorisms, autobiographical writings, ed. ve çev. P. Demetz, Schocken, 1986: 333-6. Agamben, Benjamin’i takiple, sistemleşerek büyüsünü yitiren çağdaş dillerin bu kadim okumayla silikleşen ilişkisinin altını çiziyor.

[7] Yaratık Ansiklopedileri (Bestiarum Vocabulum) ortaçağın en çok okunan kitap türlerindendir. Neredeyse tamamı resimli bu kitaplar, Helenistik kültürden Hristiyanlığa geçişte alegorilerle bezenmiştir. İslam dünyasında da, en meşhuru Cahız’a ait olan, kitab-ul hayevan kitapları mevcuttur. Pantere dair burada bir şerh düşmemiz gerekiyor, çünkü alegorik olarak İsa Peygamberi temsil eder. Baş düşmanı ejderhadır, yani şeytan. Tüm hayvanlar, ejderhaya karşı, panteri takip eder ve sesini duyan ejderha ‘ölü gibi’ devinimsizleşir. Bkz. Hassig, Debra. Medieval bestiaries: text, image, ideology. Cambridge: Cambridge University Press, 1995.

[8] Alıntı ve göndermeler Dante’nin Latince ve yerel dil arasındaki ilişkileri incelediği ve yazımını bitirmediği Latince risalesi De Vulgari Eloquentia’dan. Kitabın meşhur XV. ve XVI. kısımlarında İtalyancanın lehçelerini şehir şehir inceledikten sonra Dante eğer peşinde koşulan av şanlı bir İtalyanca ise bu şehirlerden hiçbirinde bunun bulunmadığını belirtir (‘Quare, si latium illustre venamur, quod venamur in illis inveniri non potest’). XVI. Kısım ise şöyle başlar “Şimdi izini sürdüğümüz panteri tüm İtalya'nın ormanlık ve otlaklarında avlamaya çalıştığımıza göre, gelin, izini bulabilmek umuduyla, daha inceden inceye düşünülmüş bir tetkike girişelim. Böylece en azından, yılmaz bir açıkgözlülüğün tatbiki yoluyla, kokusu her yerde olup, hiçbir yerde görülemeyen bu yaratığı tuzağımıza doğru ayartırız.” Bkz. Dante: De Vulgari Eloquentia. Ed. ve çev. Steven Botterill, Cambridge University Press, 1996, sf. 39.

 

  • 02/03/2019

MAKALELER

E-Posta Adresiniz

Yeni çıkan kitaplar, kampanyalar ve tüm yeniliklerden haberdar edelim.